14-New York günleri 1

İkiz Kuleler: Bir Zamanın İçine Yolculuk

<13-Göl Rüzgârından Şehrin Işıklarına: New York Yolundayız

30 Eylül1993 Cuma…

Bazen bir şehri değil, bir zamanı ziyaret edersiniz.

Bizim New York’a varışımız tam olarak böyleydi. Takvimler 1 Ekim 1993’ü gösteriyordu. Cep telefonlarının olmadığı, internetin hayatımızı ele geçirmediği, fotoğrafların analog makinelerde saklandığı bir dönem…

Şehirden epey uzaktaki kampingimizden ayrılıp trenle New York’a doğru yola çıktık. Bir saat süren yolculuktan sonra Manhattan’ın merkezinde Penn Station’da metrodan inip merdivenlerle yeryüzüne çıktığımızda, kendimizi başka bir dünyanın içinde bulduk.

Başımızı kaldırıyoruz.
Daha da kaldırıyoruz.
Ve hâlâ gökdelenlerin tepesini göremiyoruz.

Gökdelenlerin tepelerini görebilmek için başımızı iyice kaldırmak zorundayız.

New York’u: Gürültü, Enerji ve Sarı Taksiler

Korkunç bir kalabalık, karışık bir trafik ve New York’un sembolü haline gelmiş yüzlerce sarı taksi… Uzaklardan polis otomobillerinin siren sesleri geliyor. Yürüyen, koşan, paten yapan binlerce insan sokakları doldurmuş. Burada her çeşit insanı bir arada görmek mümkün. Lacivert takımlarının içinde iş adamları, şık döpiyeslerinin altına lastik ayakkabı giymiş iş kadınları, çöpleri karıştıran insanlar ve tabii her ülkeden, her milletten kafaları her şeyi görebilmek için bir sağa bir sola dönen bizim gibi turistler…

Gerçekten de New York dünyanın merkezi olabilir; çünkü her renkten, her milletten insan var bu şehirde.

New York’u gezmenin en güzel şekli yürümek diyerek başladık dolaşmaya. Büyük iş merkezlerinin ve mağazaların bulunduğu gökdelenler, 5. Cadde’de dünyanın en şık mağazaları; Christian Dior’lar, Chanel’ler… Türk basınında adını sıkça duyduğumuz Bijan vitrininin camına meşhur müşterilerinin isimlerini yazmış. Aralarında birçok tanınmış Türk ismine rastlamak da mümkün.

Yollarda yürüyüp kaybolduğumuzda ikonik bir bina çıkıyor karşımıza.

Lipstick Building, New York’ta gördüğüm en ilginç binalardan biri. Yukarı doğru daralan, yuvarlak hatlı mimarisi gerçekten bir ruj tüpünü andırdığı için “Ruj Binası” olarak anılıyor. Manhattan’ın gökdelenleri arasında yürürken bu farklı tasarım hemen dikkat çekiyor . Modern mimarinin yaratıcı örneklerinden biri olan bu bina, şehrin sadece yüksek değil aynı zamanda karakterli ve eğlenceli mimariye de sahip olduğunu gösteriyor.

Lipstick Building, New York’un en özgün ve dikkat çekici gökdelenlerinden biri. 1986 yılında ünlü mimar Philip Johnson ve ortağı John Burgee tarafından tasarlanmış

Dış cephesinde kullanılan kırmızı-kahverengi granit ve paslanmaz çelik, bu benzetmeyi daha da güçlendiriyor.

İkiz Kuleler: Bir Zamanlar Göğe Dokunduğumuz Yer

Şehrin güneyine doğru yürüdük ve o anın simgesine ulaştık: World Trade Center.. 1993 yılında Manhattan siluetinin en güçlü simgesi hiç şüphesiz World Trade Center’dı.

O zamanlar onlara sadece “İkiz Kuleler” diyorduk.
Şehrin en yüksek, en heybetli yapılarıydı.

İnşaatlarına 1966’da başlanmış, 1972 ve 1973 yıllarında tamamlanmış. Her biri 110 katlı. Kuzey Kulesi 417 metre, Güney Kulesi 415 metre yüksekliğinde. Anteniyle birlikte Kuzey Kulesi 526 metreye ulaşıyor. Bu dönem için inanılmaz bir yükseklik.

Ama rakamlar o an hissettiklerimizi anlatmaya yetmez.


Kulelerin Tepesinde

Biz de tepesine çıkarak dünyanın en yüksek binasının en üstündeki Türkler olmaya karar verdik. Birkaç dolar ödeyip biletlerimizi aldık ve asansöre bindik. Asansör korkunç bir süratle çıkıyor. Kat sayılarının yazdığı ışıklı panoya bakıyorum: 99, 100, 101… gittikçe gidiyor. Altımızda oluşan boşluğu ve düşersek neler olabileceğini hiç düşünmemeye çalışıyorum. Ve biz hâlâ çıkıyoruz: 102, 103, 104, 105, 106, 107… ve asansör duruyor.

Çoğunluğu Japonlardan oluşan turist kafilesiyle birlikte hep bir ağızdan “Aaa!” diyoruz. Çünkü önümüzde müthiş bir manzara serili. Tüm Manhattan Yarımadası ayaklarımızın altında. Aşağıdayken çok büyük görünen gökdelenler maket gibi görünüyor. Cama yaklaşıyoruz; aşağı doğru baktığımızda altımızdan küçük bir uçak geçiyor. Uçaklar hep üstümüzden geçmez miydi? Evet. İşte biraz ileride Özgürlük Anıtı. Bunca görkemini yitirmiş, küçücük kalmış. İleride, bundan bir ay önce Amerika’ya ilk geldiğimiz liman görünüyor. Gemiler oyuncak gibi. Hudson Nehri sakin bir şerit gibi akıyor

Gün batmaya başlayınca manzara daha da güzelleşiyor. Gökdelenler ışıl ışıl yanıyor. Yollarda otomobillerin sadece farları görünüyor. Burası da ABD’deki diğer turistik yerler gibi hediyelik eşya satan mağazalarla dolu. Her boy Özgürlük Anıtı maketleri, “I Love NY” yazan kül tablaları, bardaklar… Ne ararsan var. En iyi müşteriler de Japonlar.

Gerçekten burada insan kendini dünyanın tepesindeymiş gibi hissediyor.

Güneş batıp hava kararmaya başladığında manzara bambaşka bir hal alıyor. Şehrin karmaşasına inat buradan her şey sakin ve etkileyici gözüküyor. Havanın serinlemesine rağmen buradan ayrılmak istemiyor insan.

İkiz Kuleler sadece bir turistik nokta değil. İçlerinde binlerce insan çalışıyor. Sabahları takım elbiseli insanlar o döner kapılardan giriyor, akşamları yine aynı kalabalık dışarı taşıyor. New York’un kalbi burada atıyor.

Aslında biz gittiğimizde kuleler birkaç ay önce bir saldırı atlatmış. 26 Şubat 1993’te otoparkta patlayan bomba büyük hasar vermiş ama kuleler ayakta kalmıştı. Hayat devam ediyor. İnsanlar işe gidiyor, turistler gözlem katına çıkıyor, şehir akıyor.

Biz de o akışın içindeyiz.


11 Eylül ve Sonrası

Yıllar sonra, 11 Eylül 2001’de televizyon ekranlarında o görüntüleri izlediğimizde içimizden bir şey koptu.

Uçakların kulelere çarpması, duman, insanlar, panik… Ve ardından o dev yapıların çöküşü.

1993’te o kulelerin tepesinde dururken bunun bir gün hatıra değil, tarih olacağını bilmiyorduk.

O gün sadece manzaraya bakmıştık.
Rüzgârı hissetmiştik.
Fotoğraf çekmiştik.

Şimdi dönüp baktığımızda, o an bir zaman kapsülü gibi.

Bazen seyahat ettiğiniz yerler değişir.
Bazen gittiğiniz yapılar artık var olmaz.
Ama hissettiğiniz duygular yerinde kalır.

İkiz Kuleler bizim için sadece bir bina değildi.
Gençliğimizin, cesaretimizin ve dünyayı ilk kez yukarıdan izlediğimiz o anın sembolü.

New York’ta Tren Bileti Alma Macerası


Dönüşte New York’ta bir hafta kalmayı düşündüğümüzden ve her gün trene binmek zorunda olduğumuzdan haftalık tren bileti almaya karar verdik. Ve dünyanın en gelişmiş ülkelerinde bile işlemeyen sistemler olduğunu öğrendik.

İstasyonda önce nasıl bir bilet almamız gerektiğini sormak üzere danışmanın önünde uzun bir kuyruk bekledik. Gerekli bilgiyi aldıktan sonra başka bir kuyruğa girdik. Sıramız geldiğinde almak istediğimiz haftalık biletin sadece pazartesinden başlayıp pazar gününe kadar geçerli olduğunu öğrendik. Oysa henüz perşembe günüydü ve bu bileti kullanamayacaktık.

İstasyonda önce nasıl bir bilet almamız gerektiğini sormak üzere danışmanın önünde uzun bir kuyruk bekledik. Gerekli bilgiyi aldıktan sonra başka bir kuyruğa girdik. Sıramız geldiğinde almak istediğimiz haftalık biletin sadece pazartesinden başlayıp pazar gününe kadar geçerli olduğunu öğrendik. Oysa henüz perşembe günüydü ve bu bileti kullanamayacaktık.

Biz de kuyruğu bırakıp başka bir alternatif bulmaya çalıştık ve sonunda 10 adetlik kombine bilet almaya karar verdik. Bu bilet normal tekli biletlerin aynısı, ancak onlu satıldığı için daha ucuz. Birlikte kullanırız diye düşündük. Tekrar kuyruğu girdik.

Etraf gittikçe kalabalıklaşıyor. Gürültü, sıcak ve havasızlıktan bunalmaya başladık. Ama hâlâ sabırla bilet almaya çalışıyoruz. Bu arada bir saat geçmiş.

Sonunda diğerlerine göre biraz daha ilgili ve uyanık görünen bir bilet satıcısının önüne geldik. Bir kez daha 10 adet bilet almak istediğimizi ve bu bileti birlikte kullanacağımızı söyledik. Smemur “Olmaz” dedi. Yine şaşırdık.

Nedenini sorduğumuzda, “Bu biletlerin üzerine kadın ya da erkek olduğunuzu belirtmek zorundayım. Eğer erkek yazarsam sadece erkekler, kadın yazarsam sadece kadınlar kullanabilir” dedi.

Yanlış anladık herhalde diye tekrar sorduk. Ama doğruymuş. Burada biletlerin üzerine kullanacak kişinin cinsiyeti yazılıyormuş. Bunun ne alâkası olduğunu biz anlamadık. Memur da bilmiyormuş. Danışmaya ve diğer memurlara sordu. Onlar da bilmiyor. “Kural bu” deyip geçiyorlar.

En sonunda “Ver şuradan iki bilet de dönelim, yeter” dedik. İki saatlik mücadelenin sonunda trene binebildik.

Dünyanın en gelişmiş ülkesinde böylesine ilkel bir sistemi anlamak gerçekten mümkün değil.

Ama macera burada bitmedi. Trene bindiğimizde kalabalıktı sonra boşaldı bizde manzara tarafında oturalım diye yer değiştirdik. Bilet kontrol memuru gelip bize yerimize geçmemizi söyleyince şaşırdık. Ne olacak tren boş dedik ama anlatamadık. Kural dedi geçti. Gezimiz boyunca kuralların nasıl katı uygulandığını sayısız kere deneyimledik. Ve sonunda anladık ki ABD kurallar ülkesi. İlk başta rahatsız edici gelse de bu kadar karışık bir toplumu idare etmenin başka bir yolu yok diye düşünüyoruz.

15 – New York günleri 2 – Özgürlük Anıtı ve Ellis Adası Gezisi >

___________________________________________________________________________________________________________

Karavan ile Amerika

1-Karavan ile Amerika hazırlıkları
2-Nihayet gemideyiz…
3-Akdeniz’de Cebelitarık boğazına doğru 
4-Cebelitarık boğazını geçiyoruz…
5-Atlas okyanusunda seyir
6- Amerika’dayız
7-Philadelphia
8-Baltimore
9-Ontario gölüne doğru
10-Niagara
11- Niagara Şelalesi’nden Kanada’ya
12- Old Fort Niagara
13-Göl Rüzgârından Şehrin Işıklarına: New York Yolundayız
14 – New York günleri 1 – İkiz Kuleler: Bir Zamanın İçine Yolculuk
15 – New York günleri 2 – Özgürlük Anıtı ve Ellis Adası Gezisi
16 – New York günleri 3 – Yürüyerek Keşif: Central Park’tan 5. Cadde’ye, The Met’ten SoHo’ya
17 – New York günleri 4 – Karavan ile New York Turu: Battery Park, BM ve Holland Tüneli Macerası
18 – Philadelphia’nın tarihi Baltimo’un yengeçleri
19 – Washington D.C. Günleri 1 – Ay Taşına Dokunduğumuz Gün
20 – Washington D.C. Günleri 2 – Capitol’de Tansu Çiller ile Aynı Gün
21 – Washington D.C. Günleri 3 – Washington Büyükelçiliği’nde Unutulmaz Bir Akşam
22 – Washington D.C. Günleri 4 – Hillary Clinton Davetiyesiyle Beyaz Saray
23 – Washington D.C. Günleri 5 – CIA Macerası

Yorum bırak

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir